Aziz Kur’an talebesine biz de başarı dualarımız ve saadet-i dareyn niyazımızla girelim söze…
Kesinlikle doğrudur: İlk dönemlerde Ulumu’l-Kur’an ve İlmu’t-Tefsir (Ulumu’t-Tefsir kullanımı yaygın değildir) arasında bir tefrik olmamıştır. Bundan daha önemlisi, Tedvin Dönemi’nin başlangıcında “tefsir” bugünkü çağrışımıyla kullanılmamıştır.
Hadis edebiyatına şöyle kuşbakışı bir göz atılacak olursa, bu konuda kullanılan kavramların Kur’an’ın kullandığı kavramlarla hemen hemen özdeş olduğu görülür. Tabi ki, hadislerden yola çıkılarak yapılacak kavramsal bir araştırmada mutlaka ihtiyat payı bırakmak şart! Zira erbabının malumu olduğu vechile, hadisler Efendimizin ağzından çıktığı şekliyle (lâfzen) değil, manen rivayet edilmişlerdir.
İlmu’t-Tefsir, Ulumu’l-Kur’an’ı kapsamaz, fakat Ulumu’l-Kur’an İlmu’t-Tefsir’i kapsar. Nitekim Zerkeşi’nin el-Burhan’ı ve Suyuti’nin el-İtkan’ı gibi bu konuda yazılmış klasik eserlere bakılırsa bu açıkça görülür.
Kur’an “vahyin anlaşılmasıyla ilgili “ilm”, “tefakkuh”, “tezekkür”, “taakkul” ve “tedebbür” gibi kavramlarını kullanır. Efendimizin İbn Abbas’a yaptığı özel duada da yine ilk iki kavramı görüyoruz.
Zerkeşi’nin bu konuda verdiği değerli bilgileri izleyerek bu konudaki “kavramsal kronoloji”yi yaklaşık olarak çıkarabiliriz.
Hicretin 32. yılında vefat eden İbn Mes’ud “İlmu’l-Kur’an” terkibini kullanmış.
Hz. Ali’nin kendisi hakkında “Sanki ince bir perdenin gerisinden ğayba bakıyor gibi” dediği, yine İbn Mes’ud’un “Abdullah Kur’an’ın ne güzel tercümanı” dediği Mekke ekolünün kurucu ismi İbn Abbas’ın en büyük talebesi Mücahid “fehm” kelimesini kullanır. Burada terkibe rastlamadım ama biz bunu “Fehmu’l-Kur’an” olarak anlayabiliriz. Fakat ikisi de ondan sonra yaşamış olan Sufyan b. Uyeyne ve Sufyan es-Sevri bu kavramı terkip olarak “Fehmu’l-Kur’an” şeklinde kullanırlar.
Yine Hasen el-Basri (öl. 110) kalıp olarak “İlmu’l-Kur’an” terkibini kullanıyor. Ondan sonra, bize kadar ulaşan ilk tam tefsirin sahibi olan Mukatil b. Süleyman’ın (v. 150 h.) da “İlmu’l-Kur’an” terkibini kullandığını buna ilave etmeliyiz.
Kavramsal kronolojinin tesbitinde yardımcı olur diye nakledeyim: Beyhaki’nin el-Medhal’inde İbn Mes’ud’un bir sözü nakledilir: “Kim ilim istiyorsa, Kur’an’ı araştırsın (fe’l-yusevvir); zira onda öncekilerin ve sonrakilerin bilgisi bulunuyor.” Beyhaki’nin bu söze düştüğü hamiş şöyle: “Erade bihi usule’l-ilm” (bununla o, ilmi’n-usulünü kasdetti).
Eğer Beyhaki’nin bu tesbiti isabetliyse, bu durumda Kur’an’ı anlama usûlü daha sahabe döneminde gündeme gelmiştir. Demek ki İbn Mes’ud’un kullandığı “İlmu’l-Kur’an” kavramsallaştırmasına usûlü de dahil etmemiz, hiç de zorlama bir yorum olmayacaktır.
Bütün bu tespitlerden de anlaşılacağı gibi İlmu’l-Kur’an (veya: Ulumu’l-Kur’an) isimlendirmesi, her halükarda Ulumu’t-Tefsir isimlendirmesine takdim olunur. Zira bu terkibin iyice oturduğu ikinci hicri asırda dahi henüz İlmu’t-Tefsir kullanılmıyordu.
Taberi’nin tefsirinin orijinal adında “tefsir” kelimesinin yer almadığını, tam adının Camiu’l-Beyan fi te’vili’l-Kur’an olduğunu hatırlarsak, bu sonuç hiç de garip değildir.
Ondan çok önce yazılmış olan Mukatil’in tefsirine “tefsir” adı da sonradan verilmiş olsa gerektir. Aynı dönemde yazılmış olan Ebu Ubeyde Ma’mer b. El-Musenna tefsirinin ismini Mecazu’l-Kur’an, ondan kısa bir müddet sonra tefsirini kaleme alan Ferra da tefsirinin adını Me’ani’l-Kur’an koymuştur.
Sözün özü: Soru sahibi Kur’an talebesinin tercihi doğrudur.