Adetlinin Orucu
Hocam, bir konuşmanızda hayızlı kadın oruç tutabilir diyorsunuz. Ben de internette bir yazıda şunları okudum: 1) İnternette yazanlara itibar etmeli miyiz? 2) Aşağıdaki bilgiler sahih midir? Doğruluğu var mıdır? İmam Nevevi, İbn Hazm, İbn Rüşd, Halebî İbrahim hayızlı kadının oruç tutmasının haram olduğunu ve bu konuda ümmetten farklı görüş bildiren bir müçtehidin çıkmadığını haber vermişlerdir. İmam Nevevi geleceğe matuf şöyle bir göndermede de bulunur ve der ki: Bu rivayet orucun haramlığına delil değildir, onda sadece orucu açmaya cevaz vardır. Adetliye oruç, yolcuya olduğu gibi caizdir farz değildir gibi bir yorum yapılacak olsa şöyle cevap verilir: Sahabe kadınlarının ibadet konusundaki içtihatları sabit olduğu gibi ibadete olan düşkünlükleri de bilinir. Eğer oruç caiz olsaydı onlardan bazıları bunu muhakkak yerine getirirdi.

Aziz ilim talibesi,

 

1. Bu konuda bize gelen sahih hadis tek kanaldan gelir: Hz. Aişe.

Soru şu: Namazı terk etme gibi hayatî bir konuda ahad ve dahi zannî bir haberi yeterli bulmak isabetli midir? Bu hadis merfu değildir. Yani peygamberin ağzından bir yasak nakledilmemiştir. İmam Ebu Hanife "la yaktu'l-mumin bi'l-kafir" (Mü’min bir kâfire karşılık kısasen öldürülemez) sahih hadisini "enne'n-nefse bi'n-nefs" (Cana karşılık can) âyeti sarihtir ve ona aykırıdır diyerek amel edilemez bulur. Dikkat buyurun İmam'ın amel edilemez dediği bu hadis merfudur. Yasak içermekte, bizzat peygambere dayanmaktadır. Aişe hadisi ise merfu değildir.

 

2. Peygamberimizin fem-i saadetlerinden hayızlının orucuna dair bir yasak nakledilmemiştir.

 

3. Hz. Aişe'nin bir hariciye cevabı dairesinde nakledilen bu rivayette konu orucun kazasıdır. (Biz namaz kılmaz kaza etmezdik, oruç tutmaz kaza ederdik).

 

4. Bu haberin kendisi namaz ile orucun hükmünün birbirinin aynı değil ayrı olduğunu gösterir.

5. Abdestsiz namaz olmaz. Hayız hali ise abdeste münafidir. Dolayısıyla namaza da münafidir. Fakat oruçta abdest şartı diye bir şart yoktur. Bir misal olarak vermek gerekirse, Efendimiz cünüplü sabahladığı halde oruç tutmuştur. Ebu Hüreyre'den bunun aksine bir rivayeti Hz. Aişe düzeltmiş, Ebu Hüreyre bunun üzerine görüşünden vaz geçmiş ve yanlışlığını itiraf etmiştir. Yani hayız halinin doğrudan oruçla bir alâkası yoktur.

 

6. Bu konuda ümmetten farklı bir görüş çıkmamıştır sözünü, bizzat sizin de aktardığınız Nevevi'nin cevabı nakzeder. Nevevi o cevabı kimlere vermek zorunda hissetti kendisini acaba, bunu düşündünüz mü? Bu bir yana, İslam tarihinde ümmet içinden tüm ulemanın bir yana bir âlimin bir yana durduğu görüş örnekleri saymakla bitmez. Burada buna ne yer yeter ne zaman.

 

7. İmam Nevevi'den nakledilen alıntı da Nevevi'ye aittir. O da Merhum Nevevi'nin görüşüdür. Kendisi müdakkik bir âlimimiz ve muhaddisimizdir. İsteyen ve kalbi yatan onun görüşüyle amel etmelidir. Fakat bu konuda biz diyoruz ki:

1. Namaz imandan sonraki en önemli ibadettir.

2. Hayız, Allah rasulü'nün ifadesiyle "Allah'ın Adem kızlarına bir yazgısıdır" (Buhari, K. Hayd), yine allah Rasulü'nün ifadesiyle "Hayızlı ve cünüp necis değildir” -‘Niçin beni görünce yol değiştirdin?’ diye sorduğu Ebu Hüreyre, cünüplüğünü kast ederek ‘Kuntu necisen’ (Ben pistim) ya Rasulallah der. Bunun üzerine Hz. Peygamber ‘Helil-mu'min yences?’ (Hiç mü'min pis olur mu?- der.

3. Namaz gibi çok önemli bir ibadet konusunda Kur'an'da "Hayızlı iken namaza yaklaşmayın" diye bir âyet ve sünnette merfu olarak "Hayızlı kadın namaz kılmasın, namaza yaklaşmasın" gibi bir hadisin bulunmuyor oluşu çok çok manidardır.

4. Hayızlı kadının oruç tutmamasının dayanağı olan delil Hz. Aişe'nin merfu olmayan sözüdür ve o haber de Hayızlının orucu hakkında değil orucun kazası hakkındadır.

5. Kur'an hayız halini "EZEN" (eza) olarak nitelemiştir. Ezen, "Kişiye eziyet veren, onu rahatsız eden hal"dir. Hayızlı bir kadın bu halde iken halsiz, kısmen hastadır. Nadir kadın hayızsız haliyle hayızlı halini ayırdetmez. Fakat bu nadirler bile psikolojik olarak rahatsızdırlar. Ama kahir ekseriyeti yarım hasta, bazıları ise tam hasta olurlar. Hayız üzerine konuşmak, tarihte kalmış bir olay hakkında gıyabında konuşmak değil, hayatın içinde dün nasılsa bugün de öyle devam eden bir hayat halinden konuşmaktır.

 

Durum ortadadır. Mesele hayızın ne olduğunu tesbittir. Dolayısıyla ezen nitelemesi kesinlikle hastalık kapsamında değerlendirilir. Kelimenin delaleti, lugat ve hepsinden öte işin hakikati budur.

 

Eğer bu noktaya gelinmişse iş kolaydır:

Soru: Hastanın oruç tutmasının hükmü nedir?

Kur'an bu soruya cevap vermiştir: "Eğer hasta ya da yolcuysanız, tutulmayan gün sayısında diğer günlerde (tutarsınız). Bakara 185 6. İmam Nevevi'nin cevabı da gösteriyor ki, bu meselede ilk böyle düşünen biz değiliz. O zaman da varmış. Nevevi "Böyle diyen birine şöyle derim" dediğine göre bazı âlimler o gün de bunu gündeme getirmişler. Fakat o unutulmaya mahkûm edilmiş görünüyor. Yani bu konuda ilk bizim farklı düşündüğümüz görüşü de Nevevi'nin şehadetiyle boşa çıkmış oluyor.

 

Burada sorun bizim ve bizim gibi düşünen âlimlerimizin bu sonuca varmış olması değildir.

Sorun cahillerin âlimleri hakkında hüküm vererek, âlimlerini suçladıkları şeyi bin beteriyle kendilerinin yapmasıdır. Bu bir.

İkincisi, bu bir yorumdur. Delilleri yukarıdadır. Bunu söyleyen bizler müminlere bir farzı terk ettiriyor, bir haramı emrediyor değiliz ki. Bir farz konusunda Kur'an'ın kat’i nassıyla amel edilmesini öneriyoruz. Bunu derken, diğer görüşü yanlış olarak nitelendiriyor muyuz? Hayır, asla. Batıl diyor muyuz? Hayır, asla. Ya ne diyoruz: İsteyen onunla amel etsin, delillerimiz ve istidlal tarzımıza kalbi yatan ise bu görüşle amel etsin diyoruz.

Peki, nedir burada anlaşılmaz olan? Nedir burada savaş açmaya, hak ve hukuk ihlal eden, hakaret, iftira, tadlil ve hatta tekfire kadar varan (soru sahibi kardeşimi tehzih ederim) çirkin ve hiçbir dine imana sığmayan saldırılar?

Bu ilmî bir meseledir. Cahiller susarsa ihtilaf biter. Biz delillerimizi yukarıda serdettik. Bu görüşün İslam tarihinde uyulan görüşün dışında, meselenin Kur'anî delillerle yeniden istidlal yoluyla ulaşılan bir sonuçtur.

 

Bu sonucun doğru olduğuna tüm gönlümüzle inanıyoruz. Fakat buna rağmen biz bu konuda isabet etmemiş de olabiliriz. Ama bu konuda niyetimiz sahih, usûlümüz sahih, üslûbumuz mutedildir. Bize yönelik itirazlar bellidir. Eklenecek bir şey yoktur. Esasen bu iki ayrı tarzdır. Bizler İslam'ın ashab-ı re'y damarına müntesibiz. Ashab-ı nakil olan damarı da vardır bu dinin ve bu damar hayli zengin, kalın ve baskındır. Biz bu iki damarla birlikte olmayı şeref biliriz. Fakat cahillerin ve kendini bilmezlerin (soru sahibini tenzih ederim) dilinden bizarız.

 

Sonuç: Âlimlerin farklı görüşlerine yaklaşımda edep ve terbiye şudur:

Hangisinin delilleri güçlüyse onun görüşüne uyarsınız. Görüşüne uymadığınızı suçlamak, tahkir, iftira, tekfir etmek gibi bir haddini bilmezliğe ise sapmazsınız. İslam fıkıh tarihi birbirine zıt görüşlerin bir arada çiçek açtığı bir fikir bahçesidir. Bu bahçenin çiçeklerinden birini koklayanın diğerini ezmeye hakkı yoktur. Bu bahçeye girenlerin ayaklarını bastığı yere dikkat etmesi gerekir. Bu bahçede yeşermişse, delili, usûlü, adabı erkânı dairesinde varılmışsa, o görüşler bahçenin çiçeğidir ve hepsi bir arada açar. O bizim zenginliğimizdir. Bizi ikna edene uyar, etmeyene uymayız.

Hepsi bu.

Vesselam.

Yorumlar
Henüz Yorum Yapılmamış