|
Soru soranla cevap verenin
konumları açısından soru dört çeşittir:
1. Alimin alime sorusu:
Bu dinleyenlere öğretmek, doğruluğunu test etmek, müzakere ve mübahase
etmek için sorulur. Hz. Cebrail’in Hz. Peygamber’e sorduğu “İman
nedir?”, “İslam nedir?”, “İhsan nedir?” soruları bu türdendir.
2. Alimin cahile sorusu:
Bu, soru yoluyla öğretme usulünün gereğidir. Muhataba ya bilmediğini
öğretmek, ya yanlış bildiğini düzeltmek, ya da üçüncü şahıslara bir
bilgiyi iletmek için kullanılan yöntemdir. Soruyu soran cevabı vermek
için sorar. Rabbimizin vahiy yoluyla “Sizi kurtaracak karlı bir ticaret
önereyim mi?”, “Ona adaş birinin varlığını biliyor musun?” gibi sorular
buna örnektir.
3. Cahilin cahile sorusu:
Bu sorudan bir şey çıkmaz. Tıpkı “Üçayaklı hayvanın adı nedir?” gibi
abes bir iştir. Cahilin muhatabı olan cahilde uyandıracağı bilme merakı
ihtimali, bu tür bir soruyu nisbeten anlamlı kılabilir.
4. Cahilin alime sorusu:
Asıl soru budur ve vahyin “Bilmiyorsanız bilgi sahibi (ehl-i zikr)
olanlardan sorun!” emrinden anlaşılması gereken de bu tür sorudur.
Bu dördüncü maddeye giren
sorularda yapılmaması gereken usul hataları şunlardır:
1. İlle de aklımızdakini
onaylatmak için soru sormak: Yani: “Bana öyle bir cevap ver ki,
mutlaka benim aklımdaki, ya da hoşlanacağım, ya da işime gelen bir cevap
olsun”. Allah alimlerimize yardım etsin. Bazıları, “istedikleri cevabı
alıncaya kadar ısrar eder. Bazıları bunun için cevap sahibini
sıkıştıracak kadar gözünü karartır. Bazıları, istedikleri cevabı
alamayınca muhatabını suçlayacak kadar saygısızlaşır. Bu yapılan en
yaygın usul ve üslup hatalarından biridir. Bu, hem bilginin kendisine,
hem sorulan kimseye saygısızlıktır.
2. Soru sormakla muhataba
lutfettiğimizi sanmak: Bu tipler gerçekten gariptir. Asıl riski
soru soranın değil cevap verenin aldığını düşünmez. Mesele dini bir
meseleyse, cevap veren alimin ağır bir manevi sorumluluk altında
ezildiğini, o baskıyı tüm hücrelerinde hissettiğini bilmez. Beyimizin
soru sorması bir lütuftur. Soru sorduğu alime minnet etmek şöyle dursun,
onu minnet altına almaya kalkar. “Cevap vermeye mecbursun” havasıyla
sorar sorusunu. Bir de vereceği cevaba itibar ettiğini söylemesi yok mu,
hepsine tüy diker. Sanki insanın itibar etmediği birine mesele sorması
normalmiş gibi.
3. Alimin hiçbir işi gücü
olmadığını, “Yar bana bir soru” diye sabahlara kadar ekranlara göz
diktiğini zannetmek: Köroğlu “Delikli demir çıktı mertlik
bozuldu” demiş ya, internet çıktı adab ve erkan daha da bozuldu. Ömründe
bir kez bile karşılaşmamış, dahası kim olduğunu bilmiyor. (Kimliğini
gizleyerek veya takma adla kimliğini saklayarak soru sorana zaten cevap
verilmez.) Sorusu en basit nezaketten dahi yoksundur. Daha önce verdiği
cevapları araştırmamış, bulma, okuma, dinleme, seyretme zahmetine dahi
katlanmamışız. Bir de “Delil de isterim” diye tutturursak, üzerine tüy
dikmiş olmaz mıyız? Alimin meşguliyeti başından aşkınmış, nefes alacak
vakti yokmuş, iki ayağı bir pabuçtaymış… Bütün bunlar bizi ırgalamaz.
Biz “ona soru soran tek kişiyiz” ve o da bize cevap vermekten başka işi
olmayan bir “makine”. Bazen bir soru yetmiyor, bir tek mesajda 5 hatta
10 soru sıralıyoruz. Bu sorular içinde “evet-hayır” soruları hemen hiç
yok. Bazıları kitaplık çapta cevap isteyen sorular. Muhatabımızın hal-i
pür melalini bir düşünebiliyor muyuz? Hele bir de o konuda oturmuş
yıllarını verip bir eser, günlerini verip bir ilmi makale üretmiş ve biz
onu okuma zahmetine dahi katlanmadan bunu yapmışız… Vah ki vah!
4. Kırk akıllının kırk yıl
cevaplayamayacağı soruyu bir delinin birkaç saniyede sorabileceği
gerçeğini unutmak: Bizim kolayca sorduğumuz öyle sorular var ki,
alim onu cevaplamak için bazen günlerce dirsek çürütür, bazen kök söker,
bazen yürek ve zihin teri döker. Bazı sorularımız soru soran açısından
netameli değildir, ama cevap veren açısından netamelidir. Bazı
sorularımız çok özeldir. Çok özel soruların çok özel tanışıklık
gerektirdiği unutulur veya göz ardı edilir. Mücadile suresinde geçtiği
gibi, Rabbimiz Hz. Peygamber’den yerli yersiz özel görüşme talep ederek
onu meşgul edenleri durdurmak için “Necva sadakası” mecburiyeti
getirmişti. Bu aslında önder ve rehber konumundaki şahsiyetlerden “mesai
çalma bedeli” idi. Bununla şu mesaj veriliyordu: O size Allah rızası
için zaman ayırıyor. Madem öyle, haydi o zaman siz de Allah rızası için
muhtaçlar için bir sadaka ödeyin! Fakat biz bazen muhatabımızı saatlerce
meşgul edecek mesaisini alıyor da bir teşekkürü bile çok görüyoruz.
Hatta bazılarımız sıkılmadan dönüp bir de beğenmediği cevaptan dolayı
tariz ve sitem etmeye yelteniyor.
5. Alimlerimizin de etten ve
kandan bir beşer olduğunu unutmamak: Bir soruyoruz, cevap
alıyoruz. Ardından aklımıza bir şey esiyor ona da cevap alıyoruz,
ardından aklımıza esen tüm soruları hiçbir zahmete katlanmadan
sıralıyoruz. Eğer cevap alamazsak sanki alimlerimizi çarçur etmek
hakkımızmış gibi çıkışıyoruz. Bazen kızdırana kadar çabalıyor, kızınca
da ona Peygamberimizi örnek göstererek güya haddini bildirmeye
çalışıyoruz.
Allah alimlerimize sabrı cemil ve
ecri cezil lutfetsin, biz ilim taliplerine de kadir kıymet bilmeyi nasip
etsin.
Bu Yazı 6840 defa okunmuştur |
|