Cuma hutbelerine dair (3)
15/04/2007

Yeni Diyanet kadrolarının göreve gelince yaptığı takdire değer uygulamalardan biri de, Türkiye’de tek merkezden üretilen hutbenin tüm Türkiye’deki 70.000 caminin minberinden okutulması uygulamasını kaldırmasıdır. Merkezi hutbe uygulamasından vazgeçilerek, bu işin müftülüklere bırakılması hayırlı bir gelişmenin başlangıcıdır. Umarım bu yönde ilerleme sürer ve imam-hatiplerin itibarsızlaştırıldığı günümüzde Diyanet önce kendi personeli olan imam-hatiplere güvendiğini isbat eden adımlar atar.

Kaldırılan “merkezi hutbe” uygulaması gerçekten garip bir uygulamaydı. Bu uygulama dört açıdan sakıncalıydı:

1. İnsan onuru açısından sakıncalıydı. Zira bu uygulamanın temelinde hem imamlara hem de cemaate güvensizlik yatıyordu. 70.000 imam bir “kaset” veya bir “CD” konumuna indirgenerek aşağılanıyordu. Onların düşünebilen tek canlı türüne ait birer insan olduğu göz ardı ediliyor ve ellerine verilen teksir kâğıtlarını gözü kapalı okumaları isteniyordu.

2. İmam açısından sakıncalıydı. Zira imamlar hutbeyi kendileri hazırlasalar bilgi kazanacaklardı. Bu uğurda ter dökerken bilgice zenginleşmiş olacaklardı. Bu vesileyle Kur’an’ı, tefsirleri, sünnet ve hadis müktesebatını karıştıracaklar, bilgiyle irtibatları periyodik olarak korunmuş olacaktı. Teksir hutbe uygulaması bu gelişimin önüne set çekiyordu.

3. Cemaat açısından sakıncalıydı. Zira teksir hutbe uygulaması doğudaki bir şehirle batıdaki bir şehrin, 15 milyon nüfuslu bir megapol ile 1500 nüfuslu bir kasabanın sorunlarını aynı kalıba döküyordu. Cemaatin hükmi şahsiyetini yok sayıyor, bu da bir tür cemaati tahkir anlamına geliyordu.

4. İslam geleneği açısından sakıncalıydı. Zira hutbeler konu itibarıyla hatip ile muhatap arasındaki ortak gündem etrafında verilirdi. Hutbenin zımni sünnetiydi bu. Efendimizin tüm hutbeleri bu sünnetin göstergesiydi. Teksir hutbe, camileri merkezin bir “propaganda merkezi” konumuna dönüştürdü ara ara. Ömründe cami cemaat görmemiş siyasetçiler ve bürokratlar, cami cemaatine “AİDS” hutbesi okunması talimatını verdirdiler. Bu tarihe geçecek bir komiklik, aynı zamanda cami cemaatine hakaretti.

Merkezi hutbenin mühendisliğe açık bu yapısının, kendini bilmez siyasiler ve bürokratların iştahını kabartmaması mümkün değildi. Düşünsenize bir, bir duyuru yapacaksınız. Bunun ülkenin en ücra köşesine kadar ulaşmasını istiyorsunuz. Uyar mı-uymaz mı, yakışır mı-yakışmaz mı, yeri mi-değil mi diye sormadan “bildiri okuma” işini imamlara havale ediyorsunuz. Oh, ne ala memleket!

Tarım bakanlığı hayvancılık ıslahı projesini duyuracak, ver imamın eline bir teksir. Orman bakanlığı yangına karşı vatandaşı uyaracak, tutuştur imamın eline bir teksir kağıdı. Sağlık bakanlığı bir aşı programı uygulayacak, gönder imama bir teksir okusun. Maliye bakanlığı vergi tahsil edecek, imam efendi ne güne duruyor?

Abarttığımı biliyorum. Ama eski dönemde uygulanan teksir hutbesi yöntemini istismar edenler çok oldu. Oysaki hutbe bir ibadettir. O kadar ibadet ki, namazın ilk yarısı gibi namazdandır. Bu yönüyle namaz için şart olan bazı hususlar hutbe için de şarttır. Nasıl ki seküler namaz olamazsa, seküler hutbe de olamaz. Onun için hatip hutbeye Allah’a hamd, Rasule salat, bu ikisine şehadetle başlar.

Soru sahibi kardeşimiz çok önemli bir hususa dikkat çekiyor: “Hutbe cemaatin paylandığı veya meydan okunduğu yer midir? Hutbe tamamen Müslüman’ın iç eğitimine dönük bir kurum iken, kendi içimizde öteki oluşturmak ne kadar ahlakidir?”

Kendisine bir nebi emaneti olan minberi, hiçbir müttaki imam-hatip, Allah Rasulü’nün kullandığı amaç, üslup ve usul haricinde kullanamaz, kullanmamalıdır.

Doğrudur, makamının ağırlığını taşımayan bazı imam-hatipler, hutbeyi cemaat paylama makamı olarak kullanabilmektedirler. Bu emanete sadakatsizliktir. Malum, minber, kelime anlamının da gösterdiği gibi yüksektir. O makamın sorumluluğunu omuzlarında tam hissetmeyen birinin cemaate tepeden bakması için ortam hazırdır. Fakat bu hatibin sözünün tesirini o an tuzla buz eder. Sözü hatip söyler, tesirini Allah yaratır. Allah böyle bir kalbin ağzından çıkan söze tesir bahşetmez. İmam-hatip, köyünden ilk defa çıkıp sırtına üniforma eline G-3 verilince, kendini memleketin kralı sanan kifayetsiz muhteris jandarma rolünü oynamamalıdır.

Hz. Peygamber’in “Peygamberlerin en hatibi” buyurduğu Şu’ayp peygamberin Kur’an tarafından aktarılan o muhalled sözlerini hatırlayalım: “Size olan nehiy ve uyarılarım size muhalefet etme arzumdan kaynaklanmıyor; tek arzum gücümün yettiği oranda sizleri düzeltmeye çalışmaktır. Bu konuda başarım varsa o yalnızca Allah’a aittir; sadece O’na güvendim ve yalnızca O’na dayandım.”

Bu, işte hitabet ahlakı bu. Bu ayet bize bir hatibin hitabet ahlakı nasıl olmalıdır sorusunun cevabını veriyor. Bu edebe imtisalendir ki, müttaki hatipler hutbe girişindeki hamdele sırasında okunan “Usikum bi takvallah: Size Allah’a saygılı davranmanızı tavsiye ederim…” ibaresinin arasına bir ibare ekleyerek “Usikum ve nefsiye’l-asiyeh: Size ve asi nefsime tavsiyem odur ki…” kalıbını elde ederler. Bu da hitabet edebindendir.

Sözün özü: İmam demek, ana yürekli adam demektir. İmam demek, ölü değil diri yıkayan adam demektir. O halde imam-hatiplerin başarısı, dirileri nasıl ve ne kadar yıkayabildikleriyle ölçülecektir.